İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Milli Mücadelenin Muazzez Şehidi Ali Şükrü Bey – İsmail Hacifettahoğlu

Selamun Aleyküm, çok teşekkür ediyorum. Arkadaşınızın Ali Şükrü Bey hakkında söylediklerini takdirle karşıladım. Bugün bu güzel toplantıyı tertip eden Medeniyet Topluluğu’na teşekkür ediyorum. Sizin bu yoldaki gayretlerinizi takdirle takip ediyorum. Allah muvaffak etsin. İnşallah birlikteliğiniz bir ömür devam eder. Bu güzel örnekler çoğalarak bütün ülkemizde, her tarafta yaşanır.

Şimdi Ali Şükrü Bey merhumu anmak için, faaliyetlerini tekrar hafızalarımızda tazelemek için arkadaşlar davet ettiler ve ben de kıramadım geldim. Gönlümden geçen sizlerle bir sohbet olarak bu konu etrafında bilgileri paylaşıp sorularınız olursa onları da cevaplamaya çalışmak. İlk olarak, arkadaşımız da dile getirdi, dünü bilmeden bugünü anlamamız, istikbalimizi de isabet ile planlamamız mümkün değil. Ali Şükrü Bey merhum, bir vasfıyla da bu tarih meselesine çok ağırlık veren birisiydi. Kendisi “Yeryüzünde tarihi her cins vaka itibariyle —yani değişik olaylar itibarıyla— bizim kadar zengin olan bir millet daha var mıdır, bilemiyorum. Fakat riyazi bir katiye ile biliyorum ki millel-i mevcude içinde —bütün milletler içinde— mazisini bizim kadar unutmuş hiçbir millet yoktur.” diyor. Yani bunu kesin olarak matematiksel bir şekilde söylemek mümkün diyor. Bu bizim bir gerçeğimiz. Aynı şeyi merhum Ahmet Rasim de —kendisi de bir tarihçi, tarih konularında kitaplar, makaleler yazan bir insan— diyor ki: Kimse kızmasın, üzülmesin, öfkelenmesin; bizim dilcimiz de yoktur, tarihçimiz de. Üstelik Ahmet Rasim’in bunu dediği zaman bugünden belki de daha fazla tarihçimiz olduğunu söyleyebileceğimiz bir dönemdi. Dolayısıyla bu husus şimdi burada bizim bir gerçeğimiz. Günümüzde bu gerçeği maalesef değiştirmek gayretimiz de yeterli gözükmüyor.

Özellikle yakın tarihimiz bilinmeden günümüzü anlamak gerçekten mümkün değil. Çünkü tarih tekerrürden ibarettir derler, birebir tekerrür ediyor. 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı çok sayıda olayın yaşandığı, sel gibi kanların aktığı, düşünce faaliyetleriyle eylemleriyle insanların çok yoğun bir hayat yaşadıkları bir dönemdir. O dönemde çok sayıda insanlar yetişmiş. Dünyada da yetişmiş bizde de yetişmiş. Yani Osmanlı batarken şair sayısına bakalım, 20 küsur milyonluk bir ülkede devlet adamı sayısına bakalım, edebiyatçılarımıza bakalım, siyasetçilerimize bakalım hepsi de son derece fazla sayı olarak ama nüfus az. Akiflerin, Yahya Kemallerin, Abdülhak Hamitlerin, Tevfik Fikretlerin, namütenahi şairin yaşadığı bir dönem o dönem. Bugün aradığımızda o sayıda şaire sahip olmadığımızı görüyoruz, diğer meseleler de öyle.

Şimdi burada tabii bir medeniyet kaybolmuş. Bizde Trablus ile başlayan Balkan ile devam eden Birinci Dünya Harbi ile Zirve yapan Millî Mücadele ile tamamlanan 10 yıllık bir savaş dönemi var. Batı literatüründe bu dönemi ben önce birkaç cümle ile ortaya koymak istiyorum çünkü olayları bu konjonktür içerisinde değerlendirmemiz gerekiyor. Osmanlı hasta adam, batıda onun birazını paylaşmak üzere devletler kendi aralarında gizli anlaşmalar yapmış. Hatta Birinci Dünya Harbi, 1914’te başlayan harp, batı literatüründe birçok kaynakta Osmanlı veraset savaşı diye geçer. Yani Osmanlı o savaşa girmese de bitirecekler onu, Alman’ın tarafında girse de bitirecekler, İngiliz’in tarafında girse de bitirecekler. Yani plan onun üzerine kurulduğu için böyle bir şey. Birinci Dünya Harbi batı literatürüne göre, batı kaynaklarına göre tabii 1918’de tamamlanıyor. Bizim de imza koyduğumuz mütareke ile Binici Dünya Harbi sona eriyor fakat bizde ancak 1923’te hatta 1924’te sona eriyor. Çünkü onların almak istediği bir defa Osmanlı İmparatorluğu’nu bitirecekler, hilafeti kaldıracaklar, yok edecekler ve onların peyiki halinde bir ülke bu coğrafyada oluşturacaklar ki nihai neticeyi elde etsinler. Bu da Lozan’da, bu anlaşmayla, o anlaşmanın da uygulanmasıyla tamamlanıyor.

Şimdi bunun içerisinde bu badirede bizim insanımız dediğimiz insanların da çok ciddi mücadeleleri var. Yani bu gidişi değiştirme yönünde, emperyalist ülkelerin oyunlarını bilen, erkenden davranıp onların oyunlarını bozmaya gayret eden kişilerin başında da rahmetli Ali Şükrü Bey geliyor. Ali Şükrü Bey, hayat hikayesine kısaca değinmek gerekirse, 1884 yılında İstanbul Kasımpaşa’da doğuyor. Ali Şükrü Bey Molla Reiszadeler diye de bilinen Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinden bir aileye mensup. Babası Hafız Hacı Ahmet Bey. Aile denizci bir aile, Reiszadeler de oradan geliyor. İyi bir aile terbiyesi görmüş, İslami eğitimden geçmiş, ondan sonra bahriye mektebine —denizci oldukları için— babası tarafından veriliyor. O zamanlar Harbiye Mektebi’nden çıkanlar çıktıktan sonra akademiye gider kurmay olurdular. Ali Şükrü Bey döneminde Bahriye Mektebi’nden kurmay olarak subaylar çıkmaya başlıyor. Ali Şükrü Bey de Erkan-ı Harp Mülazımı olarak mezun olup orduya intisap ediyor. Daha sonra İngiltere’de eğitimler alıyor denizcilik konusunda.

 Ali Şükrü Bey yetişme tarzı itibarıyla mustarip bir insan olarak ülkesinin, milletinin ıstırabını bütün İslam aleminin ıstırabını duyuyor. Buna çareler arıyor, çocukluğunda başlayan bir arayış içerisinde. Hayata atılınca da daha 24-25 yaşına girerken Osmanlı donanması zayıf bir durumda. Ülkenin kaynakları, hazinenin durumu onu yenilemeye, tevsi etmeye, günün standartlarına uygun bir hale getirmeye müsait değil. Bunun ıstırabını duyan insanlar bir araya geliyor; bunların arasında asker var, sivil var, okumuşu var, değişik gruplardan, inançlardan insanlar var ve Donanma-yı Osmani Muavenet-i Milliye Cemiyeti kuruluyor, yani Donanma Cemiyeti kısaca. Donanmayı güçlendirecek, yardım toplayarak gemiler alarak ülkeyi savunacak bir güce ulaştırılmaya çalışacak bir cemiyet bu. Bu cemiyette bakıyoruz Erkan-ı Harp reisi Rasim Paşa da kurucu üye, Bahriye-yi Erkan-ı Harp Mülazım-ı Ali Şükrü Bey de kurucu üye. Onların sıraları da biri 17. biri 18. —o zaman siviller de… mesela Yağcızade Rıfat diye birisi cemiyet başkanı— Ali Şükrü Bey, o zamanın Bahriye Genelkurmay başkanıyla, henüz 24 yaşında bir delikanlıyken bir paşa ile bu cemiyette kurucu. Bu cemiyet üzerine Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde Prof. Selahattin Özçelik’in doktora tezi var, kitap olarak da tarih kurumunda neşredilmiş. Buradan baktığımızda Ali Şükrü Bey cemiyetin kurucusu ve ilk seçimde de yönetime giriyor. Bu yönetimde Rasim Paşa ile ikisi de yönetim kurulu üyesi. Yani şu andaki günümüz standardından bakınca bir paşa ile bir teğmenin aynı ordu evinde bile oturması mümkün değil. Farklı ordu evlerinde kalırlar yani sınıflandırma var. Fakat o günün şartlarında öyle bir durum yok.

Yönetim Kurulu kararlarını incelediğimizde Ali Şükrü Bey’in tekliflerin karar haline dönüştüğünü görüyoruz. Gemi yaptırılması için İngiltere’den, Almanya’dan değişik devletlerden görüşmeler yapıyor, gidip geliyor, camilerde vaazlar veriyor, para toplaması için çabalıyor. Sadece Osmanlı coğrafyasından da değil, bu cemiyete Hindistan’dan Arjantin’den Buenos Aires’ten yardım geliyor. Oradaki Müslümanlar bile yardım yapıyor ve cemiyet bir mecmua çıkarıyor; Donanma Mecmuası diye. İlgilenenlerin, inşallah yani bizim gençlerimizin bu alanlarda master doktora yaptıklarını görmek isterim, gönlümden o geçer. Çünkü Donanma Mecmuası’na baktığımızda son derece muhtevası zengin, ilmi bir mecmua. Ayrıca mecmuanın sonunda bir forma yahut iki forma sarı sayfalar var. Ali Şükrü Bey’in teklifi ile çıkıyor bu Donanma Mecmuası ve kendisinin de yazıları var orada. Dünyanın neresinde, kimden ne kadar para toplanmışsa onların listesi var isim isim. Nereye de harcanmışsa, hangi gemiler alındı, neler yapıldı bunlar hep kayıt altında. Yani her ay hesap veriliyor.

Ali Şükrü Bey’in bu cemiyet dışındaki faaliyetlerine baktığımızda askeri görevleri var, Bahriye Müzesi’ndeki görevleri var. Askeri alandaki en önemli olaylardan bir tanesinin Çanakkale muharebereleri olduğunu görüyoruz. 18 Mart’ın bu sene 100. yılını idrak ettik ve oralarda en çok göze çarpan Seyit Onbaşı, Yahya Çavuş, Yarbay Mustafa Kemal olarak yansıtılıp bitiriliyor. Oysa 18 Mart Çanakkale Zaferi bir deniz zaferidir. Yani düşman donanmasının Çanakkale Boğazı’nda imha edilmesi ve büyük zayiat verilmesi orada zafer olarak anılmıştır. 18 Mart budur. Orada bizim müttefikimiz Almanya fakat Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlar Almanya’dan gelemiyor çünkü yol kapalı. Ali Şükrü Bey Almanya’ya gidiyor, o mayınların ateşleme tertibatlarını oradan alıyor ve dağlardan geçerek —yollar tutulduğu için— İstanbul’a getiriyor. İstanbul’da bizim ustalarımızı alarak bu mayınları imal etmek için bir komisyon kuruyor ve kısa zamanda o mayınlar bizim ustalarımız tarafından yapılıyor. Bunların da o fabrikasyon mayınlardan çok daha tesirli oldukları tespit edildikten sonra Çanakkale’ye intikal ediliyor ve Nusret Mayın gemisi o mayınları döşüyor. Hatta bu mayınlarda bir kahramanlık daha vardır: Trabzon ve çevresinde Rusların döşediği mayınları Trabzon valisinin izniyle söküyorlar yerlerinden ve kendi takalarıyla onları İstanbul’a oradan Çanakkale’ye ulaştırıyorlar ve onları orada düşüyorlar. Bu millet çok büyük fedakarlıklarla harplerde, kadını erkeği yaşlısı genci büyük bir ruhla mücadele vermiş; hayat-memat mücadelesi. Batının, o emperyalist ülkelerin yok etme planlarına karşı topyekûn bir refleksle kendini ortaya koymuş.

Daha sonra Ali Şükrü Bey, bu medeniyetini kaybetmiş, büyük bir gaflet uykusundan uyanan milleti ve İslam alemini uyandırmak için yoğun bir faaliyet içerisine giriyor. Bir defa ahlaken kalkınması, ilmen kalkınması, hukuken, iktisaden, sosyal yönüyle her birini düşünüyor. Mesela İdman diye bir Mecmua çıkartıyor, spor mecmuası. Ali Şükrü Bey orada bizim çocuklarımızın sokaklarda uygunsuz şartlarda kalmasına öbürlerinin ise… İzcilik, o zaman bizde izcilik diye bir tabir hiç yoktu, kendisi Almanya’da bakıyor öyle bir şey görüyor Alman çocukları Gürbüz olup değişik şartlara uygun şekilde değişik musikiyle yürüyorlar. Bu ne diye soruyor, diyorlar ki böyle bir şey var. Bunun üzerine bunu inceliyor ve İdman mecmuasında “Keşşaf Yoldaşlığı” diye bir seri yazıyor. Orada inceleyip izciliği bize ilk getiren, bizim de çocuklarımız yapsın diyen Ali Şükrü Bey’dir. Sonra sportif müsabakaları kendisi organize ediyor, at yarışları, kayık yarışları, jüri üyesi oluşu… Yani insanımızı spora yönetmek için müthiş bir emek sarf ediyor. Daha sonra kendisi Gün Doğuşu mecmuasını çıkartıyor ve sonradan bu mecmuayı Tan ismiyle çıkartıyor —yani bir doğuş bekleniyor, biz o uykudan, gafletten uyanıp yaşadığımız dünyanın şeylerine… — Doğuş mecmuasını istifa ettikten sonra çıkartıyor, 1913 yılında askeriyeden ayrılıyor. Ayyıldız Pazar diye bir ticari… O zamanlar müslümanlar tabii ticarette zayıf, özellikle kırtasiye alanında. Yayıncılık yapıyor, kitaplar neşrediyor, yayınevi kuruyor yani topyekûn bir insan ihtiyaç duyulan her sahada mücadele veriyor. Edebiyatta, özellikle tarihi konularda —ki Barbaros Hayrettin Paşa onun çok sevdiği hayran olduğu bir tarihi şahsiyetimiz— Barbaros Hayrettin Paşa üzerine Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Mecmuasında uzun bir makale neşrediyor. Barbaros Hayrettin Paşa ve vakfiyesi diye orada da üzülerek söylediği şey şu: Barbaros Hayrettin Paşa hakkında tek bir cilt kitabımız var, o da Kanuni’nin emri ile kendisinin kaleme aldırdığı tercüme-i hal. Onun dışında bir şey yok. Ancak diyor İngilizlerin Barbaros’u olan Amiral Nelson için bakıyorsunuz İngiliz Kütüphanelerinde namütenahi kitap var; bebekliği, gençliği, muharebeleri, falan şeyleri yazılmış ve hala daha yazılıyor. Günümüzde ama Barbaros için bir şey yok. Barbaros ondan çok daha büyük bir komutan çok daha fedakâr bir insan ve vakfiyesi de var. Benim teşehhüt miktarı da olsa vakıfçılığım var, vakıflar bölge müdürlüğü yaptım; Barbaros Hayrettin Paşa’nın vakfiyesi üzerine şu ana kadar Ali Şükrü Bey’in makalesinin dışında yazılan bir makale yok. O uzun bir makale. Orada hem sitemleri ile birlikte biz bunları bilmiyoruz, öğrenmemiz lazım diyor hem de —şu anda tabii vakfiyede sadece Barbaros’un türbesi kalmış, diğerleri yıkılmış, kaldırılmış, o mezarlıkta üst üste mezar taşları var, yıkılmış perişan bir halde— Ali Şükrü Bey gidip onları düzeltiyor, fotoğraflayıp fotoğrafları da mecmuada yayınlıyor.

Bu haftalık çıkan Gün Doğuşu mecmuasında tabii edebiyat var, tarih var, değişik konular var, polemik yazılar da var. 1919 tabii mütareke sonrasına rastlıyor. O zamanki olağanüstü şartlarla mecmua kısa süre devam ediyor; 19 sayı sonra kapanıyor. Millî Mücadele başlarken bu Milli Mücadele’nin bir ayağı da İstanbul’da tabii; Ali Şükrü matbaasında —o zaman 1915’te tehcir olayları var, bu yıl da 100. yılı tekrar ayağa kalkıyor— Ermeni iddiaları üzerine kendi İngiltere’deyken de İngiliz matbuatında çıkan yazılara orada kendisi de cevap veriyor. İngiliz gazetelerinde yazıları var. Bunların yalan olduğunu belirtiyor. Çünkü mesela iddianın bir tanesi şu —daha sonra Kayseri Ulu camideki konuşmasında da onu açıyor— Maraş’ta Zeytun diye bir semt var, orada Ermeni isyanları çok fazla yaşanmış. İstanbul’dan Ermeni patriği İngiltere’ye gidiyor ve bu propaganda başlıyor. Nedir, müslümanlar Ermenileri katlediyor hristiyanlardır diye, Maraş’ta şöyle katliamlar var falan. Bir gün gazete yazıyor bin Ermeni katlediliyor, öbür gün beş bine çıkıyor, öbür gün elli bin Ermeni falan… Fransızlar da karşı taraftan demişler Maraş bizim işgalimiz altında. Biz bunu bilmiyoruz da bu karşı komşu İngilizler nasıl biliyorlar. Bu yalan propagandalar üstüne avam kamarası toplanıyor. Ermeni katliamını engellemek lazım bu hristiyanları bu müslümanlar katlediyor. Ne yapılması lazım, İstanbul’un işgal edilmesi lazım. Mütareke şartlarına mugayir olarak bu propaganda İstanbul’un işgal edilmesini sağlıyor. Fakat buna karşı mesela Ali Şükrü Bey’in bir özelliği de kamuoyunun önemini çok iyi biliyordu, dünya matbuatını da çok iyi takip ettiği için bizde de iç kamuoyu ve dış kamuoyunu oluşturmak için yapılması gerekenleri azami yapmaya gayret eden bir insandı. Onların o propagandalarına karşı kendisi İstanbul’da Milli Kongre diye bir teşekkül oluşturmuştu diğer sivil toplum kuruluşları ile bir araya gelen Esat Paşa’nın başkanlığında. Onların atıkları broşürleri Ali Şükrü Bey İngilizce’ye çevirir, gece matbaasında basar, fotoğraflarıyla belgeleriyle dünya kamuoyuna, değişik ülkelere dağıtır. Yani yoğun bir faaliyet içerisine giriyorlar. Ali Şükrü Bey İstanbul’daki Ayasofya’da düzenlenen mitinglerin de organizasyonlarında yer alıyor. Ayrıca Anadolu’ya ilk defa geçilmesini teklif eden, İstanbul’dan mücadelenin sürmeyeceğini Anadolu’dan bunun ancak yapılacağını söyleyen de o. Ali Şükrü Bey’in 3 yaş küçüğü olan Mehmet Şevket Bey, o da bahriyeli ve Mehmet Şevket Bey de İstanbul’dan silahların kaçırılmasında çok büyük hizmeti olan bir insan. Aynı zamanda Ankara’da Millî Mücadele esnasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı kuran insan. Önce Bahriye Dairesi diye kuruluyor Mehmet Şevket Bey başkanı oluyor daha sonra Mehmet Şevket Bey Lozan Konferansı’nda da askeri müşavir olarak bulunuyor.

Ali Şükrü Bey’in bu mücadeleleri Trabzon’da devam ediyor; oradaki teşkilatlanmada ondan sonra Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi safhasında ve 1919 sonu Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın son seçimleri yapılıyor. Ali Şükrü Bey Trabzon’dan mebus olarak seçilip İstanbul’a gidiyor. Ali Şükrü Bey Meclis-i Mebusan’a gider gitmez o halde dahi hürriyetleri çok önemsiyor. İnsan hür doğar diyor; Cenabı Hak onu hür olarak dünyaya getiriyor, insan yanlış da yapabilir ama kendi iradesiyle hareket etmesi gerekir. Bu yüzden insanın birtakım düşüncelerine, eylemlerine mâni olmak haksızlıktır diyor. En başta sansüre karşı çıkıyor, İstanbul Meclisi Mebusan’ında ilk yaptığı mücadele gazetelere ve basına uygulanan sansür konusunda oluyor. Daha sonra Meclis-i Mebusan’ın malum İngilizler tarafından basılması ve kapatılması hadisesinde Rauf Bey, Kara Vasıf ve diğer birkaç kişi daha İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya gönderiliyor. Ali Şükrü Bey buradan kimseyi vermeyiz diyor; tek bir kişide kalsak burada mücadele vereceğiz. Mebuslardan birisi diyor ki fakat İngiliz donanması karşıda —o zaman tabi Meclis-i Mebusan İstanbul’da boğazda—. Ali Şükrü Bey ona ona sertçe “Korkuyordun da buraya niye geldin?” diyor. Bu korkusuzluk vasfı baktığımızda mecliste daha sonraki dönemlerde yeni bir cidal Devri diye Yunus Nadir’in yazısı üzerine yapılan tartışmada diyorlar ki sen mahkemeden korkuyorsun. Laf atıyorlar Ali Şükrü Bey konuşurken. “Değil mahkemeden ölümden dahi korksaydım burada olmazdım!” diyor. Karakterini ifade etmek için yine vefatından hemen birkaç gün önce —27 Mart’ta Şehit ediliyor ondan önce— Celal Nuri İleri var, o zaman da mebus —İleri gazetelerinin sahibi olduğu için İleri soyadını aldı— bir algı oluşturmak için Ali Şükrü Bey’in katli öncesi değişik yazılarla Ali Şükrü Beyin muzır bir şey olduğu zararlı olduğu zararlı faaliyetler yaptığı gibi kamuoyunda öyle bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Celal Nuri bir yazı yazıyor Millî Mücadele’ye zararlı faaliyetlerin olduğu ile alakalı. Ona verdiği cevapta Ali Şükrü Bey şöyle söylüyor —Tan gazetesinde 1 Mart’ta şehadetinden 26 gün önce neşredilen yazısında uzunca bir cevap veriyor Ceylan Nuriye—: Ben diyor aslen gemiciyim. Hatta aile ismim Reisoğulları’dır. Halatlar arasında büyüdüğüm, fırtınalar içinde yaşadığım için kavaid-i nezakete vakıf değilim —yani nezaket kaidelerine pek de vakıf değilim, öyle fazla kibar olamıyorum—. Bu cevabın zannederim ki en nazikane yazabildiğin bir cevaptır. Şimdi böylesi bir karaktere sahip olan Ali Şükrü Bey Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Ankara’ya geldiğinde —23 Nisan 1920’de açılıyor meclis— 27 Nisan’da meni müskirat kanunu tasarısını veriyor. Müskirat, sekir veren, içki alkol diye bildiğimiz insanları uyuşturan şeyler. Şimdi Milli Mücadele’nin içerisinde böyle bir kanunun teklif edilmesi yadırganıyor ve sert tartışmalara sebebiyet veriyor. Aylarca süren müzakereler oluyor ve sonunda kanun çıkartılıyor. Ali Şükrü Bey’in iddiası şu: Kendisi bağımlı olan bir insan, bir şeye müptela olan yani madde tarafından esir alınan bir insan, ülkesinin hürriyeti için çalışamaz. İnsan bir defa kendi başına önemlidir, eşrefi mahlukattır, en şerefli varlıktır, bu değerlidir. İnsanın böyle zararlı bir şeye müptela olması, yani içki ile alkolik hale gelmesi onun esaretidir. Önce bunu bir kurtarmamız lazım. İnsan sağlığı, ruh sağlığı beden sağlığı her şeyin önündedir diyor ve bu kanunu çıkartıyor. Kanun daha sonra yapılan değerlendirmelere bakılırsa saltanatın kaldırılmasından daha zor çıkan bir kanun. İçkiyi imal etmek, taşımak, satmak, içmek hepsini yasaklayan ve ceza öngören bir kanun. İlk defa —Osmanlı’dan beri böyle bir şey yoktu— bunu çıkartıyor ve daha sonra baktığımızda meclisin en aktif üyelerinden bir tanesi. Hem cephelerde hem camilerde yaptığı vaazlar, İslami birikime de vakıf olan bir insan, orada hitabeti de olan bir insan ve çok önemli faaliyetlere imza atıyor.

Fakat tabii bir kesim tarafından bunlar hoş görülmüyor. Bu da özellikle Emperyalist ülkeler; Amerika, İngiltere, Fransa… Çünkü Ali Şükrü Bey bütün Avrupa ülkelerini çok iyi takip ediyor. Onların yapmayı düşündükleri projeleri daha önceden haber alarak bunları deşifre ediyor. Onlara karşı tedbirler öngörüyor, mecliste bunları söylüyor ve bu yüzden de düşmanları giderek artıyor. 1922 Yunan’ın İzmir’den denize dökülmesi ile Millî Mücadele’nin askeri tarafı tamamlanıyor. İstikbal’de olması gereken yeni bir devlet. Bu dönemde bazı emareler ortaya çıkıyor. Yani Ali Şükrü Bey’in 27 Mart 1923’teki akıbetini, onun şehadeti ile sonlanan olayı başlatan şeyler oluyor. Bunun birincisi Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek kitabında da yer alan Afyon’da Yunan bozguna uğruyor ve onun takip hareketi başlarken Halide Edip karargâha gidiyor. Orada Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve diğer zevat var. Halide Edip Mustafa Kemal Paşa ile görüşürken diyor ki paşam çok yoruldunuz, artık İzmir kurtarılınca istirahat edersiniz. Mustafa Kemal Paşa hayır diyor, ne demek dinlenmek. Görmüyor musun bizim aleyhimize propaganda yapan mebuslar var. Halide Edip bu demokraside normal değil mi muhalefet olur falan deyince. Hayır diyor, biz birbirimizi yiyeceğiz. İkinci grupta öyle üç kişi var ki diyor onları halk linç etmesi lazım falan.

1922 sonuna doğru baktığımızda Yunus Nadir daha sonra devreye giriyor ve “Yeni Bir Cidal Devri” diye o zaman Yenigün gazetesinde bir makale neşrediyor. Orada da kendi kanlarında boğulacaklar diyor, meclisin içindeki bazı muhalif milletvekilleri ikinci grup diye tabir edilen kesimi kastederek. Zaten meclis, bütün milletvekilleri Misak-ı Millî’nin yani ülkenin kurtulmasının üzerine yemin etmişler ve onu gerçekleştirmek için burada hiçbir grubun hiçbir kişinin diğerinden farklı bir niyet taşımadığı bilinen, tek hedef üzerine kurulu bir meclis. Yani bir gazi meclis —dünyada belki örneği de olmayan— kendi askeriyle, adliyesiyle idaresiyle… Kuvvetler ayrımı da yok; yasama, yürütme, yargı hepsi tek erkeğe toplanmış olan bir meclis. Burada Yunus Nadi’nin de başlattığı o akımla —bunlar kendi kanlarında boğulacak, bu da uzun sürmeyecek diyor ve bu makale de 22’nin kasımında çıkıyor— mecliste müzakereler oluyor ve daha sonra Lozan görüşmeleri başlıyor. Lozan görüşmelerinde tabii Ali Şükrü Bey olacakları önceden görüyor. O zamanın sıkıntıları günümüzde de devam ediyor: Suriye, Irak, Musul-Kerkük, Süleymaniye, Erbil gibi yahut da Halep gibi… Ali Şükrü Bey mesela şiddetle Lozan görüşmelerine, oradaki kararlara karşı çıkıyor. Mecliste mesela Musul-Kerkük, Süleymaniye, bir de 12 Adalar üzerine yaptığı konuşmada diyor ki ben bahriyelim, bu 12 Adalar bizim haremimizin duvarlarıdır, evimizin duvarlarıdır. Verirsek biz bu evi muhafaza edemeyiz. Duvarsız bir ev… Bunun emniyetinin sağlanması, güvenliğinin sağlanması mümkün olmaz. Musul-Kerkük ve Süleymaniye üzerine de diyor ki ben oraları görmedim ama İngiliz kütüphanelerinde tam 10 cilt her biri 800’er sayfa bu bölge hakkında kitap gördüm. Oranın ananesi, yer altı zenginlikleri, tarihi, coğrafyası üzerine o kadar kaynak var ama ben bizim kütüphanelerde aradım tek cilt kitap bulamadım. O zaman bu bölgelerin, Musul-Kerkük ve Süleymaniye’nin, Cemiyet-i Akvam’a —Birleşmiş Milletler’den daha önce kurulan, dünya ülkelerinden meydana gelen bir organizasyon— devredilmesi isteniyor. Ali Şükrü Bey bu konuda bak burası da bir Mısır olacak gidecek, Girit gibi gidecek diyor. Yani Cemiyet-i Akvam’a devrederseniz bunu daha sonra alırız diye alamayız gider diyor. Bunları tabii Ali Şükrü Bey orada söylüyor ve mecliste ona itibar ediyor. Birinci meclis devam etse, İngilizler telaşa kapılıyor, bu meclis böyle giderse bu Lozan buradan geçmeyecek. Şimdi çare nedir Ali Şükrü Bey’in susturulması, ortadan kaldırılması.

Ali Şükrü Bey 27 Mart Salı günü önce alınıyor. Birkaç gün kayboldu diye duyuruluyor ama burada aynı anda, eş zamanlı olarak hareketler başlıyor. Mesela 27 Mart’ta Ali Şükrü Bey kayboluyor, henüz cesedi ortaya çıkmadan meclis fes ediliyor 1 Nisan’da. 2 Nisan’da Ali Şükrü Bey’in cesedi Mühye Köyü’nde Çankaya’nın arkasında bulunuyor. Orada son derece usta bir mekanizma tarafından önceden planlanmış, spontane gelişen hadiseler olamadığı açık olaylar ortaya çıkıyor. Mülki amirler, Ankara’da Vali Abdulkadir —daha sonra 1926’da idam edilen Ankara valisi Abdulkadir— görevden alınıyor, merkez komutanı Rauf Bey —Rizeli Rauf namıyla meşhur daha sonra Rize’den mebus da oluyor ikinci meclise— görevden alınıyor ve orada yerlerine değişik kişiler konuyor. Bilen kişiler de daha sonra susturulmak üzere, hemen Abdulkadir İstiklal Mahkemesi İstanbul’a gidiyor orada telef edilmeye kalkıyor, kaçıyor. Daha sonra 1926’da idam ediliyor. Trabzon Valisi görevden alınıyor, Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti fes ediliyor, yerine yenisi getiriliyor, Belediye Başkanlığı kapatılıyor… Üst üste gelen bir hareket ve orada bir toz duman içerisinde bu hadise de kapatılıp netice ne oluyor ikinci meclis atama ile gerçekleşen bir meclis. Lozan oradan bile ancak zar zor geçiyor. Lozan zafer diye bize söylenen ama içeriğinde ne olduğunu bilemediğimiz, gizli tarafları henüz aşikâr olamamış yani üzerine çalışılması gereken bir şey.

Buradaki şehadet hadisesinde Ali Şükrü Bey ve Topal Osman… Topal Osman’ın Ali Şükrü Bey’le denk kabul edilmesi… Şu anda Topal Osman ilerici Ali Şükrü Bey gerici böyle bir algı oluşturuluyor. Topal Osman cesur bir insan, cahil bir insan, kahramanlıkları var ama canilikleri de var. Elinde silah olan fakat kendine göre bir tavrı olan, hakikaten Millî Mücadele içerisinde çok büyük hizmetleri de bulunmuş bir insan. Bunun Ankara’ya gelmesi de Ali Şükrü Bey’in tavsiyesiyle oluyor. Orada kurduğu gönüllü alayı karşılayan da Ali Şükrü Bey oluyor. Cephede onların sıkıntısı, mesela mataraları yoktu, onları Ali Şükrü Bey Ankara’dan imal ettirip ulaştırıyor falan. Aralarında böyle bir hemşerilik muhabbeti geçiyor. Şimdi buradaki olaya bakınca burada bir senaryo yazılıyor. Bu senaryo gereği bir taşla iki kuş derdiler, baktığımızda beş-on kuş da vurulduğunu görüyoruz. Tabii kaynaklar da yeterli değil. Şöyle değil; mesela Topal Osman’la bu hadisenin ona yaptırılmak istendiği doğru. Rıza Nur’un da hatıratında yer alıyor ancak Rıza Nur, Topal Osman’a sen böyle bir şey nasıl yaparsın, bu yanlıştır, sen bak kahramanlıklar yaptın ama cahil bir insansın, bunu yaparsan sen mahvolursun, yani yazık olur. Ondan sonra Topal Osman’a yapmayacağına dair orada yemin de verdiriyor. Topal Osman feleğin çemberinden geçmiş bir insan. Yani böyle şeyler yapsa tedbirini de alır.

Onun önünde Ali Şükrü Bey yine dostları ile konuşup sohbet ederken, Times gazetesinden onlara bazı haberler okurken o sıra Mustafa Kaptan geliyor. Mustafa Kaptan, Topal Osman Birliği’nden birisi. O da milis yüzbaşı rütbesi verilmiş bir koruma. O Ali Şükrü Bey’e (Kim?) seni çok özlemiş, hem de hasta, seninle görüşmek istiyormuş, müsaitsen gidebilir miyiz diye soruyor. Ali Şükrü Bey de hay hay diyor ve oradan kalkıyorlar Anafartalar Caddesi’ne oradan yukarı. Ali Şükrü Bey o ara paltosunu matbaadan alıyor. Tabi son görenlerin ifadeleri bunlar.

Anafartalar Caddesi’nden yukarı yürüyorlar, Samanpazarı’nda. Topal Osman Ağa’nın bir evi orada diğeri de Dikmen’de birliğinin olduğu yerde, papazın bağı diye meşhur olan yer. Oradan yukarı gidiyorlar, en son görenler böyle söylüyorlar. Daha sonra cinayetten sonra tabii Mustafa Kaptan yakalanıyor, ifadesine başvuruluyor. Mustafa Kaptan önce kabul etmiyor. Diyor ben Ali Şükrü Bey ile kalktım, giderken Osman Ağa’nın bir adamına rastladık. Ağa’yı sorduk. Dedi ki Ağa evde yok. Ondan sonra Ali Şükrü Bey de ben yere uğrayacağım, başka zaman görüşürüz dedi ve ayrıldık diyor Rus sefareti vardı Anafartalar Caddesi üstünde orada bir yerde. Daha sonra ceset bulununca bir senaryo yazılıyor. Ali Şükrü Bey’in cesedi için tutulan tutanakta ayağında çizmeleri ve üzerinde paltosu olduğu var. Anlatılan hikâye şu Mustafa Kaptan, Ağa’nın evine götürüyor Ali Şükrü Bey’i. Ağa onu merdivenlerin başında karşılıyor, kucaklaşıyorlar, yukarıya salona çıkılıyor ve orada oturuyorlar. Osman Ağa Ali Şükrü Bey oturduğu vakit kapıyı görmesin diye daha önceden hazırladığı bir şey var; kapıya bakan sandalye koltuk üzerine at eyeri koymuş, sırtı kapıya dönük olarak otursun diye. Kahvelerini içip sohbet ederken kapıdan gelenler boynuna kement atıyorlar ve boğuyorlar. O da onlarla mücadele ederken oturduğu hasır sandalyeyi sıktığından dolayı elinde hasırlar bulunuyor falan. Şimdi bu bir senaryo. Topal Osman’ın evinde henüz Ali Şükrü Bey’in cesedi bulunmadan Ankara savcısı, polis müdürü, sorgu hâkimi arama yapıyorlar lakin böylesi delillere ulaşılamıyor, evde bir şey bulunmuyor. Daha sonra Ali Şükrü Bey’in cesedi ortaya çıktıktan sonra bu cesedin çıkmasına uygun olarak bir senaryo yazılıyor. Topal Osman çok muhafazakâr bir insan, dini konularda çok katı. Mesela Topal Osman’ın evine bir misafirinin çizme ile girmesi o günün ananesine, geleneğine göre, her Anadolu evi gibi, mümkün olmayan bir şey. Mesela kahvede otururken paltosuz oturuyor fakat orada paltosu da üzerinde ve paltoya kahveler dökülmüş. Bir çizme ile içeriye girilip oturulması o günün şartlarıyla söz konusu değil. Buradaki bakış açısıyla cinayetin o evin dışında bir yerde işlenmiş olması gerekir.

Bunu kimler yaptı, ne yaptı… Mesela İsmail Hakkı Tekçe var, Muhafız Tabur komutanı o zaman aynı zamanda yüzbaşı. Şimdi İsmail Hakkı bu işlerde Mahir olan birisi. Daha önce de birçok cinayet de işlemiş. Trabzon’da kayıkçılar kahyası Yahya’yı buradan aldığı emirle gidip Trabzon’da Pusu atarak adamlarıyla birlikte öldüren kendisi. Bunu 1968’de hatıratını Günaydın gazetesinde neşrederken söylüyor. Yani böylesi bir insan. Etrafta çok sayıda bu türde insan var. Tabii ayrıca bu tür konularda bilenleri de susturmak için bir baskı hakimiyeti başlıyor. Kısa zamanda müthiş bir terör estiriliyor. Kazım Karabekir’in yazdıkları var, değişik hatıratlar var o günün gazetelerinde. Şu anki hayatımızda yaşadıklarımız, hatıralarımız yarının tarihidir. Bunları kayıt altına almadıktan sonra istikbalin tarihçisi bizim bu yaşadığımız anılarla ilgili yazacak bir şey bulamaz. Burada en önemli takip etmemiz gereken şeylerden bir tanesi de bu matbuat dediğimiz, gazete koleksiyonu dediğimiz malzemelerdir. Bunların da günümüzde çoğu ortadan kaldırılmış, çok sınırlı sayıda elimizde kaynak var. Bu kaynaklardan bir tanesi Ali Şükrü Bey’in Tan gazetesidir.

Bazı kişi muzır yani zararlı görülür. Nasıl biz insan olarak bahçemizdeki ayrık otlarının muzır olduğuna karar veririz ve bu muzırdır deyip kopartır atarız veya ilaç vurur yok ederiz… Veya bazı hayvanlar vardır zararlı deriz. Bunlar itlaf edilmesi gerekir deyip ederiz. İnsanların da muzır gördüğü diğer insanları ortadan kaldırmak gibi bir eğilimleri var. Önce algı oluşturuyor, bu zararlıdır. Ondan sonra o algıya göre infaz yapılıyor ve o algıyı bozacak belgeleri bilgileri de yok ediyorlar. Yani mesela Tan gazetesi, 1955’te Adalet Bakanlığı yapmış Osman Çiçekdağ diye bir adam vardı Allah rahmet eylesin, onun vefatından sonra 1957’de oğlu Tan gazetesinin bir cildini Milli Kütüphane’ye verdi. Ali Şükrü Bey’in Tan gazetesi o kişi olmasa, onun çocuğu vermese ortaya çıkmayacaktı. Bir başka şey; İstikbal gazetesi diye Trabzon’da Faik Ahmet Barutçu’nun çıkarttığı Millî Mücadele döneminde bir gazete vardı. Faik Ahmet Barutçu da o dönemde Ali Şükrü Bey’in yanında ama müthiş baskılar neticesinde o neslin hepsi hafızalarını sildiler. Çünkü çok ağır şeyler oldu. Mesela ikinci meclise ikinci gruptan kimse giremedi. Girememesi bir tarafa mesela Hüseyin Avni Bey Erzurum mebusu birinci meclisin büyük hatiplerinden, Hüseyin Avni Bey aç bırakıldı. Yani avukatlık yaptırılmıyor, hatta intihara teşebbüs ediyor. Öbür taraftan ikinci grup üyesi —baskıları burada vurgulamak istiyorum— Çolak Selahattin diye Selahattin Köseoğlu, Mersin mebusu. Selahattin Köseoğlu kolordu komutanıydı. Hem mebus hem kolordu komutanı. Bir kolordu komutanı aç bırakılıyor, ikinci meclise giremiyor, askeriyeden atılıyor ve İstanbul’da bir elektrik şirketine puantör olarak giriyor. Bir kolordu komutanı yani şu anki bakış açısıyla bunlar bir kahraman. Milli Mücadele I. Dünya Harbi’nde savaşan kahramanlar. Bir de polis takibi var. Her gün polis rapor veriyor haklarında. Böyle bir baskı içinde insanlar müthiş şekilde bunaldı. Buna ufacık bir başkaldırma mesela Kazım Karabekir ve arkadaşlarının kurdukları parti. O da 1926’da İzmir suikastı diye hem birçoğu idam ediliyor. Neyse böyle bir tarihimiz var. Bu hadiseyi şu anda gücüm nispetinde inşallah bir noktaya kadar ortaya koyacak ve kitap halinde yayınlayacağım.

O zamanki bilgi belgelerle ancak mesela Mustafa Kaptan ve diğerleri dokuz kişi muhakeme ediliyor. Onlara diyorlar ki konuşmayın, siz tahliye edileceksiniz. Bir şey çıkmayacak buradan, size avukat tutacağız diyorlar. Mustafa Kaptan’a soruyor hâkim: Adın ne? Ses vermiyor. Babanın adı? Yok. Diyor ki hâkim niye konuşmuyorsun. Mustafa Kaptan da benim avukatım gelecek benim adıma konuşacak, ben konuşmayacağım diyor. Bu mahkeme olayları aynen basında gazetelerinde yer alıyor. Hâkim, peki avukat gelecek seni savunacak ama adını, babanın adını da o mu söyleyecek diyor. Senin adına bu kimlik tespiti senin söylemen gerek ve konuşmuyorlar. Hakikaten de 2, 3, 5 mahkeme, sonra kamuoyunda dikkat dağılınca bunların hepsi tahliye olup gidiyor ama gariban Topal Osman ile birlikte orada on küsur kişi katlediyor ve onları oraya, katledildikleri yerlere gömüyorlar. Yani Topal Osman’ı daha sonradan çıkartıyorlar. Bacağından asıyorlar da meclisin önünde. Çünkü başını da kesiyor İsmail Hakkı Tekçe nedense. Garip şeyler var.

Günümüzde tabii bu yaptı, o yapmadı tartışmaları çok oluyor. Tabii ortada şahit de kalmadığı için böyle iddia edilen şeyler var ve bu konuda çok sayıda kitap çıkıyor. Topal Osman üzerine yazılanların hepsini de kapağında aynı fotoğrafı kullanıyor. Yani beş kitabın beşinin de kapağında aynı fotoğraf var. Üçüncü baskısını da yapmış bu kitap, “Ali Şükrü Bey Cinayetinin Gizli Kalmış Gerçekleri” diye, böyle bir şey var. Profesörümüz Ümit Özdağ övücü yazılar yazmış bu kitap hakkında ben de bu sebepten kitabı alıp inceledim. Topal Osman hadisesi 2 Nisan 1923’te cereyan eden bir olay. Topal Osman’ın etrafı sarılıyor İsmail Hakkı Tekçe birlikleri tarafından. Çatışma başlıyor. Önce Topal Osman ateş açtırmıyor sonra çatışma oluyor ve Topal Osman yaralı bir şekilde ele geçiriliyor. Güya ona mahkeme kararını tebliği için gitmiş o birlik, böyle bir tabur asker tebligat yapıyor. Orada tam 18 kişi infaz ediliyor Topal Osman’ın köşkünde. Daha sonra bizim çocukluğumuzda dinlediğimiz bir hadise Giresun’da da 1955’te çıkan Karadeniz diye bir gazetede neşredilmişti bu olay: Yüzbaşı İsmail Hakkı, Topal Osman’ın birliğinden kalanları toplamış eğitim alanına, birer kazma kürek vermiş kendilerine ve çukur kazdırtmış. Sonra soydurmuş onları, karşılarına dört makineli tüfek koydurmuş. Hepsini infaz edecekmiş. —Bu rakam 80 civarında diye geçiyor— Tam o sırada bir atlı uzaktan hızla gelmiş. İsmail Hakkı’ya bir pusula vermiş. İsmail Hakkı’nın yüz şekli değişmiş ve bunları bırakmış. Şimdi bu kitap bu profesörün övdüğü bir kitap, gerçekleri ortaya çıkarttığını iddia ettiği bir kitap. Olay burada anlatılıyor fakat 80 civarında kişi 110’a kesin bir rakama geliyor. Ondan daha ilerisi infaz edilmek için Elmadağ yakınlarındaki bölgeye getirilenler —yani tarihimizin ne hale düştüğünü burada size bildirmek için bunu söylemek istiyorum— “İsmail Hakkı Bey muhafızlara kendi önlerine birer çukur kazmalarını emreder. Muhafızlar çukur kazdıktan sonra kıyafetleri çıkarttıktan sonra infaz edilecekleri anlayarak birbirlerinden helallik isterler. Namlular Giresunlu muhafızlara çevrilir. Ateş edileceği sırada uzaktan tozu dumana katan bir atlı hızla İsmail Hakkı Bey’in yanına gelir. Gelen kişi Fevzi Paşa’dır.” Şimdi dikkat buyurun bir atlıydı bu, Fevzi Paşa, Mareşal Fevzi Çakmak, Erkan-ı Harbiye reisi… Aşağıda da şöyle ibareler geçiyor Mustafa Kemal Paşa demiş ki olmaz böyle densizlik, nasıl olur, nasıl onları alıkoyar, derhal yazmış pusulayı ve Fevzi Çakmak’ın eline tutuşturmuş. Fevzi Çakmak da o ağır vücuduyla atın sırtına atlamış hızla tozu dumana katarak oraya çıkmış ve yüzbaşına emri göstermiş falan. Şimdi böyle bir şeyin ciddiyetle bağdaşır yönü var mı? Mustafa Kemal’i masum gösteriyor, bu işlerin dışında olduğunu, Topal Osman’ın zaten bunları yaptığını söylüyor. Bu kitabı Sinan Meydan diye bir adam da övüyor. Böylesi bir gayri ciddi mevzu…

Yakın tarihimizde malum zannettiğimiz birtakım olaylar meçhul hayallerle birtakım belge bilgi mahal göstermeden, birtakım uydurmalar ile birleştirilerek yazılıyor ve ne yapılıyor Trabzon’la Giresun’u birbirine düşürme. Bir algı oluşturarak; Ali Şükrü Bey haindi, onun zaten yaptığı şeyler yanlıştı, zaten ortadan kalkması gerekiyordu gibi bir algı topluma veriliyor. Zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Düşmanımız çok. Bu ülkede de bazı bölgeler vardır, bazı insan grupları vardır ki sürekli istismar edilir. Bunun bir tanesi Doğu Karadeniz’dir, birisi Malatya Erzincan’ın da içerisinde bulunduğu civardır. Yani günümüzde de hala devam eden Hrant Dink cinayetinden, Rahip Santoro cinayetinden, Zirve Yayınevi katliamından tutup bakın. Hep böyle sansasyonel olayların yaşandığı coğrafyalar aynıdır. Mesela Mustafa Suphi ve 14 adamı Trabzon’da boğulup denize atılıyor. Günümüzde de yine tarihin tekerrürü dolayısıyla aynı hâdiseleri aynı eller yapıyor. Bunun en önemli aktörlerinden bir tanesi o entelijans servisleridir. O gün de öyleydi; İngilizler meclisin gizli görüşmelerini bile anında öğrenirdi 1920-1923 arası. Meclis içinde adamları vardı. Çünkü bu coğrafya bizim vatanımız. Bu coğrafyanın vatan olmasının bir bedeli vardı. O da kandır, ecdadın bedel ödemesi bu coğrafyayı bize vatan yaptı. Biz bu coğrafyayı vatan olarak devam ettirebilmemiz için sürekli fethetmemiz lazım. Ekonomisiyle sosyal hayatı ile siyasi hayatı ile tarihi ile… Şu anda biz tarihimizi kendimiz araştırıp öğrenmemiz, oradan ibret almamız lazım. Rahmetli Ali Şükrü Bey çok büyük insandı. Komple bir insandı. O dertleri, ıstırapları duyduğu için eksik olan her sahada ben ne yapabilirim derdine düşmüş ve orada elinden geleni de azami suretle yapmış bir insan. Allah gani gani rahmet eylesin. Bizler onlardan ders alarak onların o güzelliklerini günümüze uygun olarak devam ettirmemiz, gelecek nesillere de miras olarak bırakmamız lazım. Bu bizim tarihimiz.

Burada son olarak kapatmadan önce “Faili kim?” sorusuna bir cevap olarak; Giresun’da da bir tarih sempozyumunda aynı şeyler tartışılmıştı. Benim de naçizane katıldığım bir sempozyumdu. Rahmetli Ercüment Kuran, —Hacettepe Üniversitesi’nde tarih profesörüydü— onun orada bir sözü vardı. Demişti ki, burada tekrar etmek istiyorum, tarihçilere göre faili meçhul yoktur. Biz savcı değiliz, hâkim değiliz. Biz olayın neticesine bakarız. O olaydan kim istifade etmişse kim karlı çıkmışsa onu faili odur. Şimdi burada olaya baktığımızda Ali Şükrü Bey’in sonrasında neler oldu. Böyle bir domino etkisi yapmış, zaten en güçlüsünü devirince ikinci grup gitti, meclis gitti, Lozan çıktı, hilafet gitti. Savunması zor olan bir coğrafyayı bize vatan olarak cetvelle çizmiş vermişler.

Osmanlı’nın başkenti olan Edirne’ye baktığımızda Edirne’yi besleyen hinterlant öbür tarafta kalmış. Edirne o garip Selimiye’si ile hudutta bir şehir olarak arada kalmış. Güneydoğu da aynı şekilde. Hudut ile çizilmiş, aynı ailenin yarısı orada kalmış yarısı burada kalmış. Büyük devletlerin düşmanları da büyük olur. Büyük insanların da düşmanı büyük olur, dostu da büyük olur, menfaati de büyük olur. Bize küçük devlet rolü verdiler. Senin düşmanın Yunan’dır dedi, Ermeni’dir dedi. Yani böyle basit, bizim tenezzül edip düşmanlık yapmamamız gereken devletler… Bizi onunla meşgul ettiler, halen daha meşgul ediyorlar. Hatta kendi içinde, bak orada senin içinde irtica hortladı, bunun tenkit edilmesi lazım, ezilmesi lazım dedi. Sürekli içten düşmanlar çıkartıldı. Bizde isyanlara baktığımızda %90’ının komplo olduğunu, tertip olduğunu görüyoruz. Korkuyla sindirilmiş, kendi medeniyetinden uzaklaştırılmış bir toplum… Bunu üzerimizden atmamız lazım. Yani biz gerçekten ecdadımıza layık olmaya o kaybettiğimiz medeniyeti yeniden ibda etmeye, kurmaya gayret eden insanlar olmak zorundayız. Coğrafyada hâkim olmanın da yolu budur. Balkanlar’ı kaybettik, Endülüs’ten kovulduk. Burada da üstümüzde bir sürü plan var. İnşallah üzerimize düşeni yapanlardan oluruz. Çok teşekkür ediyorum şimdi sorularınız varsa onları alayım.

Yorumlar kapatıldı.